Randevu Al

İletişim Bilgileri

Doçentlik Davası Nedir? Hukuki Niteliği ve İdare Hukuku İçindeki Yeri

Ana Sayfa Doçentlik Davası Nedir? Hukuki Niteliği ve İdare Hukuku İçindeki Yeri
Doçentlik Davası Nedir? Hukuki Niteliği ve İdare Hukuku İçindeki Yeri
  • Yayın Tarihi: 09.01.2026
  • Değiştirme Tarihi: 29.01.2026
  • Yazar: Av. Bilgehan UTKU

Doçentlik unvanı, akademik kariyerin yalnızca bir basamağı değil; bilimsel yeterliliğin, mesleki emeğin ve akademik liyakatin resmî olarak tanındığı kritik bir eşiği ifade eder. Bu nedenle doçentlik başvurusunun reddedilmesi, yalnızca bir idari karar olarak değil, adayın yıllara yayılan akademik emeğinin tek bir işlemle geçersiz kılınması sonucunu doğuran ağır bir müdahale niteliği taşır. Uygulamada ise bu tür ret kararlarının çoğu zaman kısa, soyut ve denetlenmesi güç gerekçelere dayandığı, adaylara etkin bir savunma imkânı tanınmadığı ve idarenin takdir yetkisinin sınırlarının aşıldığı görülmektedir.

Bu yazı; doçentlik başvurusu reddedilen akademisyenlerin en sık sorduğu sorulara cevap vermek, doçentlik davasının hukuki altyapısını, idari işlemin iptali mantığını ve ÜAK kararlarının yargısal denetimini ayrıntılı biçimde ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Metin, özellikle Google’da yapılan “doçentlik davası”, “ÜAK doçentlik reddi dava”, “jüri raporu iptal edilir mi”, “idari işlemin iptali nedir” gibi aramalara cevap verecek şekilde kurgulanmıştır.

Doçentlik davası, doçentlik unvanı almak amacıyla yapılan başvurunun, Üniversitelerarası Kurul veya yetkili akademik kurullar tarafından reddedilmesi üzerine, bu ret işlemine karşı açılan idari işlemin iptali davasıdır. Bu dava türü, her ne kadar akademik bir sürecin sonucu gibi görünse de, hukuki niteliği itibarıyla tamamen idare hukukuna tabidir ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu çerçevesinde incelenir.

Bu noktada özellikle vurgulanması gereken husus, doçentlik davasının bir “bilimsel değerlendirme davası” olmadığıdır. İdari yargı mercileri, adayın yayınlarının bilimsel değerini veya akademik yeterliliğini doğrudan değerlendirmez; ancak bu değerlendirmeyi yapan idarenin ve jüri üyelerinin, hukuka uygun hareket edip etmediğini denetler. Dolayısıyla davanın merkezinde bilim değil, hukuka uygunluk denetimi yer alır.

Doçentlik başvurusunun reddi, tek taraflı olarak tesis edilen, kamu gücüne dayanan ve adayın hukuki durumunu doğrudan etkileyen bir işlem olduğundan, idari işlem niteliği taşır. Bu işlemle birlikte adayın doçent unvanı alma hakkı, akademik yükselme imkânı ve buna bağlı pek çok özlük ve kariyer hakkı doğrudan etkilenmektedir. Bu yönüyle doçentlik davaları, klasik idari işlemin iptali davalarının akademik alandaki yansımasıdır.

Uygulamada sıkça karşılaşılan yanlış algılardan biri, “akademik kararlar yargı denetimi dışındadır” düşüncesidir. Oysa Danıştay’ın yerleşik içtihatları, akademik değerlendirme içeren işlemlerin dahi hukuka uygunluk bakımından yargı denetimine açık olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İdarenin bilimsel alandaki takdir yetkisi, hukukun çizdiği sınırların dışına çıkamaz.

Bu nedenle doçentlik davası, yalnızca bireysel bir hak arama yolu değil, aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin akademik alandaki güvencesi olarak da değerlendirilmelidir. İdarenin keyfi, gerekçesiz veya denetlenemez işlemlerine karşı yargı yolunun açık olması, akademik özgürlük ve liyakat ilkelerinin korunması açısından yaşamsal öneme sahiptir.

Doçentlik başvurusunun reddedilmesi işlemi, idare tarafından tek taraflı olarak tesis edilen ve adayın hukuki durumunda doğrudan sonuç doğuran bir işlemdir. Bu yönüyle, klasik idare hukuku tanımı içerisinde yer alan tüm unsurları bünyesinde barındırır. İdari işlem; yetkili makam tarafından, kamu gücüne dayanılarak, tek taraflı irade açıklamasıyla tesis edilen ve hukuki sonuç doğuran işlemdir. Doçentlik reddi de bu tanıma birebir uymaktadır.

Bu işlemin idari işlem sayılmasının en önemli sonucu, yargı denetimine açık olmasıdır. İdare, “akademik değerlendirme yaptım” gerekçesiyle bu işlemi yargı denetimi dışına çıkaramaz. Çünkü idari yargının denetimi, işlemin yerindeliğine değil, hukuka uygunluğuna yöneliktir. Hukuka uygunluk denetimi ise, işlemin gerekçesinin somut, açık ve denetlenebilir olmasını zorunlu kılar.

Doçentlik başvurusunun reddi işlemi, adayın yalnızca mevcut durumunu değil, gelecekteki akademik kariyerini de doğrudan etkiler. Kadro ilanlarına başvuru, doçent kadrosuna atanma, akademik gelir artışı ve bilimsel itibar gibi birçok unsur, bu tek işlemle askıya alınabilir. Bu nedenle bu işlemin hukuki niteliği, sıradan bir idari kararın çok ötesindedir.

İdari işlemin varlığından söz edebilmek için, işlemin belli unsurları taşıması gerekir. Yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurlarının her biri, doçentlik reddi işleminde ayrı ayrı incelenmelidir. Bu unsurlardan herhangi birindeki hukuka aykırılık, işlemin iptali sonucunu doğurur.

Sonuç olarak, doçentlik başvurusunun reddedilmesi işlemi, hem teorik hem de uygulamaya ilişkin yönleriyle açıkça bir idari işlemdir ve bu işlemin hukuka uygunluğu, idare mahkemeleri tarafından denetlenmek zorundadır. Bu noktada adayların, hak arama özgürlüğünü kullanmaktan çekinmemesi, hukuk devletinin doğal bir sonucudur.

Üniversitelerarası Kurul tarafından verilen doçentlik kararlarının yargı denetimine tabi olup olmadığı sorusu, uygulamada en çok tereddüt edilen konuların başında gelmektedir. Pek çok akademisyen, ÜAK’ın bilimsel bir kurul olması nedeniyle kararlarının dava konusu yapılamayacağını düşünmekte; bu yanlış algı, hak kayıplarına yol açmaktadır. Oysa bu düşünce, idare hukuku ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Danıştay’ın istikrarlı içtihatlarına göre, ÜAK her ne kadar bilimsel değerlendirme yapan bir kurul olsa da, tesis ettiği işlemler idari işlem niteliği taşır. İdarenin bilimsel alandaki takdir yetkisi, onu yargı denetimi dışına çıkarmaz. Yargı denetimi, bilimin yerine geçmek değil; bilimin hukuka uygun şekilde değerlendirilip değerlendirilmediğini kontrol etmektir.

Mahkemeler, ÜAK kararlarını incelerken adayın bilimsel yeterliliğini yeniden ölçmez. Bunun yerine, jüri raporlarının somut, tutarlı ve gerekçeli olup olmadığına bakar. Gerekçesiz, soyut ve kalıp ifadelerle oluşturulmuş raporlar, hukuki denetimi imkânsız kıldığından iptal sebebi sayılmaktadır.

Özellikle jüri üyeleri arasında ciddi çelişkiler bulunması, aynı eserlerin bir jüri üyesi tarafından yeterli, diğerince yetersiz görülmesi ve bu çelişkinin gerekçelendirilmemesi durumlarında, yargı mercileri işlemi hukuka aykırı bulmaktadır. Bu durum, ÜAK kararlarının mutlak ve dokunulmaz olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla ÜAK doçentlik kararları, idari yargının denetimine tabidir. Bu denetim, akademik özgürlüğe müdahale değil; aksine akademik sürecin hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde yürütülmesinin bir güvencesidir.

Doçentlik başvurularında en kritik aşamalardan biri jüri raporlarıdır. Çünkü ret kararlarının büyük bölümü, bu raporlarda yer alan değerlendirmelere dayanmaktadır. Ancak jüri raporlarının hukuki açıdan geçerli sayılabilmesi için, belirli kriterleri taşıması zorunludur. Bu kriterlerin başında gerekçelilik gelmektedir.

Bir jüri raporunda, adayın hangi eseri, hangi nedenle yetersiz görülmüştür; bu yetersizlik hangi objektif kritere dayanmaktadır; adayın hangi şartı neden sağlayamadığı açıkça ortaya konulmalıdır. “Yayınlar yeterli görülmemiştir” veya “bilimsel katkı sınırlıdır” gibi soyut ifadeler, hukuki denetim açısından kabul edilebilir değildir.

Mahkemeler, jüri raporlarının bilimsel içeriğini tartışmaz; ancak raporun denetlenebilir olup olmadığını inceler. Denetlenebilirlik, raporda kullanılan ifadelerin somut, açık ve gerekçeli olmasını gerektirir. Bu unsurların yokluğu, işlemi hukuka aykırı hale getirir.

Uygulamada sıkça karşılaşılan bir diğer sorun, jüri raporları arasındaki çelişkilerdir. Aynı adayın aynı eserleri hakkında tamamen zıt değerlendirmeler yapılması ve bu çelişkilerin idare tarafından giderilmemesi, ret kararının iptal edilmesine yol açabilmektedir. Çünkü idare, çelişkili raporlar karşısında pasif kalamaz.

Sonuç olarak jüri raporları, doçentlik davalarının merkezinde yer almakta; bu raporların hukuka uygun şekilde düzenlenip düzenlenmediği, davanın kaderini belirlemektedir. Bu nedenle raporların dikkatle analiz edilmesi, hukuki argümanların bu analiz üzerine kurulması hayati öneme sahiptir.

Doçentlik davası, idari işlemin iptali davalarının tüm temel ilkelerine tabidir. Bu çerçevede, işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları tek tek incelenir. Bu unsurlardan herhangi birindeki hukuka aykırılık, işlemin iptali için yeterlidir. Özellikle sebep ve amaç unsurlarındaki hukuka aykırılıklar, doçentlik davalarında sıkça karşımıza çıkmaktadır.

Sebep unsuru, idarenin işlemi tesis ederken dayandığı maddi ve hukuki nedenleri ifade eder. Jüri raporlarının yetersiz, soyut veya çelişkili olması halinde, işlemin sebep unsuru sakatlanmış sayılır. Bu durumda idari işlemin hukuka uygunluğundan söz edilemez.

Amaç unsuru ise, idari işlemin kamu yararı ve hizmet gerekleri doğrultusunda tesis edilip edilmediğini ifade eder. Akademik liyakati korumak amacıyla tesis edilmesi gereken bir işlem, keyfi değerlendirmelerle adayın elenmesi sonucunu doğuruyorsa, amaç unsurunun da ihlal edildiği kabul edilir.

İdari yargı, doçentlik davalarında bu unsurları titizlikle incelemekte; idarenin takdir yetkisini aşan uygulamalarını iptal etmektedir. Bu yönüyle doçentlik davası, genel idari işlemin iptali teorisinin somut bir uygulama alanıdır.

Sonuç itibarıyla doçentlik davaları, yalnızca bireysel bir unvan mücadelesi değil; idare hukukunun temel ilkelerinin akademik alanda nasıl hayata geçirildiğinin de önemli bir göstergesidir.

İdare, doçentlik başvurularının değerlendirilmesinde belirli ölçüde takdir yetkisine sahiptir. Ancak bu takdir yetkisi, idarenin dilediği gibi karar verebileceği sınırsız bir alan anlamına gelmez. İdare hukukunun temel prensiplerine göre takdir yetkisi; kamu yararı, hizmet gerekleri, objektiflik ve ölçülülük ilkeleriyle sıkı biçimde sınırlandırılmıştır. Doçentlik davalarında en sık rastlanan hukuka aykırılık, bu sınırların aşılmasıdır.

ÜAK ve jüri üyeleri, akademik değerlendirme yaparken kişisel kanaatlerini değil, önceden belirlenmiş objektif kriterleri esas almak zorundadır. Yayın sayısı, yayın niteliği, atıf sayısı, alan içindeki katkı düzeyi gibi ölçütlerin hangi gerekçeyle yetersiz görüldüğü açıkça ortaya konulmalıdır. Aksi hâlde takdir yetkisi, keyfi bir yetkiye dönüşür ki bu durum hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

Danıştay kararlarında özellikle vurgulanan hususlardan biri, idarenin takdir yetkisini kullanırken eşitlik ilkesini gözetmesidir. Benzer durumda olan adaylar arasında farklı uygulamalar yapılması, bu farklılığın somut ve objektif gerekçelerle açıklanamaması hâlinde hukuka aykırılık teşkil eder. Doçentlik davalarında eşitlik ilkesinin ihlali, güçlü bir iptal sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mahkemeler, takdir yetkisini denetlerken idarenin yerine geçerek karar vermez; ancak idarenin karar verirken makul, tutarlı ve denetlenebilir bir gerekçe ortaya koyup koymadığını inceler. Bu gerekçenin yokluğu veya yetersizliği, işlemi sakatlar. Özellikle kalıp ifadelerle oluşturulmuş jüri raporları, takdir yetkisinin hukuka aykırı kullanıldığını göstermektedir.

Sonuç olarak doçentlik davalarında mesele, idarenin takdir yetkisinin varlığı değil; bu yetkinin nasıl kullanıldığıdır. Hukuka uygun kullanılmayan her takdir yetkisi, yargı denetimi sonucunda iptal edilmek zorundadır.

Doçentlik davası açarken en kritik konulardan biri, dava açma süresidir. İdari yargıda süreler son derece katıdır ve bu sürelerin kaçırılması hâlinde davanın haklı olup olmadığına bakılmaksızın usulden reddi söz konusu olur. Bu nedenle süre meselesi, doçentlik davalarının belki de en hayati unsurudur.

Doçentlik başvurusunun reddine ilişkin işlemin adaya tebliğ edilmesinden itibaren 60 gün içinde idare mahkemesinde dava açılması gerekir. Bu süre, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda düzenlenmiş olup, hak düşürücü süre niteliğindedir. Yani bu süre geçtikten sonra dava açma hakkı tamamen ortadan kalkar.

Uygulamada sık yapılan hatalardan biri, idareye yapılan itirazların veya ek başvuruların dava süresini durdurduğu düşüncesidir. Oysa doçentlik başvurularında çoğu zaman idari itiraz yolu öngörülmemiştir. İtiraz edilse dahi, bu durum dava açma süresini kendiliğinden durdurmaz. Süre, tebliğ tarihinden itibaren işlemeye devam eder.

Bir diğer önemli nokta, tebliğ tarihinin doğru tespit edilmesidir. Elektronik tebligat, e-posta bildirimleri veya sistem üzerinden yapılan bildirimler, tebliğ tarihi olarak kabul edilebilmektedir. Bu nedenle adayların, ret kararını öğrendikleri tarihi değil, hukuken tebliğ edilmiş sayıldıkları tarihi esas almaları gerekir.

Süre yönünden yapılan hatalar, çoğu zaman esasa girilmeden davanın reddedilmesine yol açmaktadır. Bu nedenle doçentlik davası açmayı düşünen adayların, süre hesabını son derece dikkatli yapmaları ve mümkün olan en kısa sürede hukuki süreci başlatmaları büyük önem taşır.

Doçentlik davalarında yetkili ve görevli mahkemenin doğru belirlenmesi, en az süre kadar önemlidir. Yanlış mahkemede açılan davalar, dava dilekçesi ne kadar güçlü olursa olsun, usulden reddedilir. Bu durum, telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açabilir.

Doçentlik başvurularına ilişkin ret kararları, Üniversitelerarası Kurul tarafından tesis edildiğinden, bu işlemlere karşı açılacak davalarda görevli mahkeme idare mahkemesidir. Bu tür davalar, ne adli yargının ne de bölge idare mahkemelerinin ilk derece görev alanına girer.

Yetkili mahkeme bakımından ise ÜAK’ın merkezi idare niteliği belirleyici olmaktadır. ÜAK’ın merkezinin Ankara’da bulunması nedeniyle, doçentlik davalarında yetkili mahkeme Ankara İdare Mahkemeleridir. Adayın görev yaptığı üniversitenin bulunduğu yer mahkemesinde dava açılması, yetki yönünden hatalıdır.

Uygulamada bazı adaylar, “ikametgahım burada” veya “üniversitem burada” düşüncesiyle kendi şehirlerindeki idare mahkemelerinde dava açmaktadır. Ancak bu davalar, yetki yönünden reddedilmekte ve süre çoğu zaman geçmiş olduğu için yeniden dava açma imkânı kalmamaktadır.

Bu nedenle doçentlik davası açarken, görevli ve yetkili mahkemenin doğru belirlenmesi, davanın sağlıklı ilerleyebilmesi açısından temel bir şarttır. Usul kuralları, idari yargıda en az esas kadar belirleyicidir.

Doçentlik davalarının çoğu, uzun süren yargılama süreçlerine sahiptir. Bu süreçte aday, akademik kariyer açısından ciddi kayıplar yaşayabilir. İşte bu noktada yürütmenin durdurulması talebi, hayati bir rol oynar. Yürütmenin durdurulması, dava konusu işlemin geçici olarak uygulanmasının durdurulmasını ifade eder.

İdare mahkemeleri, yürütmenin durdurulması kararı verebilmek için iki şartın birlikte gerçekleşmesini arar: işlemin açıkça hukuka aykırı olması ve işlemin uygulanması hâlinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması. Doçentlik davaları, bu iki şartın da sıklıkla gerçekleştiği dava türlerindendir.

Doçentlik başvurusunun reddi, adayın akademik yükselmesini, kadro başvurularını ve mesleki itibarını doğrudan etkiler. Bu etkiler, dava sonunda iptal kararı verilse dahi çoğu zaman geriye dönük olarak telafi edilemez. Bu durum, telafisi güç zarar şartının varlığını açıkça ortaya koyar.

Açık hukuka aykırılık ise genellikle gerekçesiz jüri raporları, çelişkili değerlendirmeler veya savunma hakkının ihlali gibi durumlarda ortaya çıkar. Mahkeme, bu hususları ilk bakışta tespit edebiliyorsa, yürütmenin durdurulması kararı verme eğiliminde olur.

Yürütmenin durdurulması kararı verilmesi hâlinde, dava konusu işlem geçici olarak askıya alınır ve aday, dava sonuçlanıncaya kadar hukuki durumunu koruma imkânı elde eder. Bu nedenle bu talebin, dava dilekçesinde mutlaka ve güçlü gerekçelerle ileri sürülmesi gerekir.

Doçentlik davası sonucunda mahkemenin iptal kararı vermesi, aday açısından son derece önemli sonuçlar doğurur. İptal kararıyla birlikte, ÜAK tarafından tesis edilen ret işlemi hukuken ortadan kalkar. Bu, işlemin baştan itibaren hiç tesis edilmemiş sayılması anlamına gelir.

Mahkeme iptal kararı verdikten sonra dosya yeniden idareye gönderilir. İdare, mahkeme kararına uymak zorundadır. Bu yükümlülük, Anayasa’nın 138. maddesinden kaynaklanmakta olup, idarenin mahkeme kararını etkisiz bırakacak şekilde yeni bir işlem tesis etmesi mümkün değildir.

İdare, iptal kararından sonra aynı gerekçelere dayanarak yeniden ret kararı veremez. Mahkemenin tespit ettiği hukuka aykırılıkları gidermek, yeni ve hukuka uygun bir değerlendirme yapmak zorundadır. Bu da çoğu zaman adayın lehine sonuçlar doğurmaktadır.

Önemle belirtmek gerekir ki mahkeme, doğrudan “doçent oldun” şeklinde bir karar vermez. Ancak hukuka aykırı engeli ortadan kaldırarak, adayın objektif ve hukuka uygun bir değerlendirmeye tabi tutulmasının önünü açar. Bu, akademik kariyer açısından belirleyici bir aşamadır.

Sonuç olarak doçentlik davasının kazanılması, yalnızca bir yargı zaferi değil; aynı zamanda hukukun akademik alandaki gücünün somut bir göstergesidir. Bu süreç, adayın emeğinin tamamen görmezden gelinemeyeceğini ortaya koyar.

Doçentlik davalarında yapılan hataların büyük bölümü, davanın esasına hiç girilmeden kaybedilmesine yol açmaktadır. Bunların başında sürelerin yanlış hesaplanması ve yetkili mahkemenin hatalı belirlenmesi gelmektedir. Bu tür usul hataları, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.

Bir diğer yaygın hata, bilimsel savunma ile hukuki savunmanın karıştırılmasıdır. Dava dilekçelerinde, adayın yayınlarının ne kadar değerli olduğunun uzun uzun anlatılması, ancak bu yayınların neden hukuka aykırı şekilde yetersiz sayıldığının ortaya konulmaması, davanın zayıflamasına neden olur.

Jüri raporlarının ayrıntılı analiz edilmemesi de sık yapılan hatalardandır. Oysa doçentlik davalarının merkezinde bu raporlar yer alır. Rapordaki her çelişki, her soyut ifade ve her gerekçesizlik, hukuki argümana dönüştürülebilir.

Yürütmenin durdurulması talebinin ihmal edilmesi, adayın dava sürecinde ciddi hak kayıpları yaşamasına yol açabilir. Pek çok aday, dava sonunda iptal kararı alsa bile, geçen sürede kaçırdığı fırsatları telafi edememektedir.

Bu nedenle doçentlik davaları, mutlaka idare hukuku alanında uzmanlık gerektiren, teknik ve stratejik bir yaklaşım isteyen davalardır. Basit ve yüzeysel dilekçelerle bu sürecin başarıyla yürütülmesi oldukça zordur.

Doçentlik başvurusunun reddedilmesi, akademik kariyerin sona erdiği anlamına gelmez. Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, idarenin tüm işlemleri gibi bu işlemler de yargı denetimine tabidir. Akademik alan, hukukun dışında bırakılmış bir alan değildir.

İdari yargı, akademik değerlendirmeyi yeniden yapmaz; ancak akademik sürecin hukuka uygun yürütülüp yürütülmediğini denetler. Bu denetim, yalnızca bireysel hakların değil, akademik liyakat ve adaletin de güvencesidir.

Doçentlik davaları, bu yönüyle yalnızca bireysel bir hak arama mücadelesi değil; aynı zamanda idarenin keyfi uygulamalarına karşı hukukun üstünlüğünün somutlaşmış hâlidir. Yargı denetimi, akademik emeğin görünmez kılınmasını engelleyen en güçlü mekanizmadır.

Sonuç olarak, doçentlik başvurusu reddedilen her adayın, hukuki süreci doğru ve zamanında işletmesi hâlinde, hakkını arama ve hukuka uygun bir değerlendirme talep etme imkânı bulunmaktadır. Akademik kariyer, tek bir idari işlemle hukuksuz biçimde sona erdirilemez.

Evet, doçentlik başvurusunun reddedilmesi hâlinde idari yargıda iptal davası açılabilir. Doçentlik başvurusunun reddi, Üniversitelerarası Kurul veya yetkili kurullar tarafından tesis edilen bir idari işlem niteliği taşır ve bu işlem, hukuka uygunluk bakımından yargı denetimine tabidir. Akademik değerlendirme yapılmış olması, işlemi yargı denetimi dışına çıkarmaz. İdari yargı, bilimsel yeterliliği değil; değerlendirmenin hukuka uygun şekilde yapılıp yapılmadığını denetler.

ÜAK doçentlik kararları kesin değildir ve iptal davasına konu edilebilir. Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına göre, ÜAK tarafından tesis edilen doçentlik kararları idari işlem niteliğindedir. Bu nedenle yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları bakımından hukuka aykırılık içermeleri hâlinde idare mahkemeleri tarafından iptal edilebilirler. “Bilimsel karar” niteliği, bu işlemlere dokunulmazlık kazandırmaz.

Jüri raporlarının gerekçesiz olması, doçentlik davasında en güçlü iptal sebeplerinden biridir. “Yayınlar yeterli görülmemiştir” gibi genel ve soyut ifadeler, hukuki denetimi imkânsız kılar. İdari işlemler gerekçeli olmak zorundadır. Gerekçe yokluğu veya yetersizliği, işlemi hukuka aykırı hâle getirir ve iptal sonucunu doğurabilir.

Doçentlik davalarının süresi, mahkemenin iş yüküne ve dosyanın kapsamına göre değişmekle birlikte, ortalama 1–2 yıl sürebilmektedir. Ancak yürütmenin durdurulması kararı verilmesi hâlinde, aday açısından sürecin olumsuz etkileri büyük ölçüde azaltılabilir. Davanın süresi, davanın açılmamasından kaynaklanacak kalıcı hak kayıplarıyla karşılaştırıldığında ikincil önemdedir.

İdare, mahkeme tarafından iptal edilen bir işlemi aynı gerekçelerle yeniden tesis edemez. Mahkemenin tespit ettiği hukuka aykırılıkları gidermek zorundadır. Aksi hâlde, yeni işlem de hukuka aykırı hâle gelir ve tekrar iptal edilebilir. Bu durum, idarenin yargı kararlarına uyma yükümlülüğünün doğal sonucudur.

Hukuken hayır. Doçentlik davası açmak, anayasal bir hak arama özgürlüğünün kullanılmasıdır. Bu nedenle dava açılması, aday aleyhine bir değerlendirme sebebi yapılamaz. Aksi yöndeki uygulamalar, hukuka aykırı olup ayrıca dava konusu edilebilir.

Doçentlik davası, esasen genel idari işlemin iptali davasının özel bir görünümüdür. Aynı hukuki ilkeler geçerlidir. Yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları bakımından yapılan denetim, doçentlik davalarında da birebir uygulanır. Bu nedenle doçentlik davasını anlamak için idari işlemin iptali teorisinin iyi bilinmesi gerekir.

İlgili Kategoriler:

Arama Yapınınız..

Bilgehan UTKU

Av. Bilgehan UTKU

Av. Bilgehan Utku, Ankara Barosu’na kayıtlı; idare hukuku, memur hukuku, askeri hukuk ve boşanma hukuku başta olmak üzere hukuki destek sağlamaktadır. Haklarınızın korunması ve karmaşık hukuki süreçlerin yönetimi için profesyonel destek alın

Profili İncele

Okumaya Devam Et

Bizlere her türlü hukuki sorununuz için ulaşabilirsiniz.