Sağlık Hukuku Tazminat Davaları

Sağlık Hukuku Tazminat Davaları

23-08-2020
Sağlık Hukuku Tazminat Davaları

Sağlık Hukuku Tazminat Davaları

Sağlık hukuku tazminat davaları sağlık bakanlığına karşı açılabileceği gibi özel hastaneye karşı da açılabilecektir. Yalnız bu ayrımın yapılması davanın öncesinde gerekmektedir. Nitekim sağlık bakanlığına karşı açılacak sağlık hukuku tazminat davalarında davanın açılacağı mahkeme 2577 sayılı idari yargılama usulü kanununa göre idare mahkemeleri olacak iken Özel hastane doktor hatası tazminat davası görevli mahkeme tüketici mahkemelerinde açılacaktır. Bunun haricinde sağlık hukuku tazminat davalarında özel hastaneye tazminat davası dilekçe örneği ile devlet hastanesine tazminat davası arasında da dilekçeler bakımından küçük farklılıklar olacağı da unutulmamalıdır. Ayrıca Doktor hatası nedeniyle tazminat davası zamanaşımı bakımından da sağlık bakanlığına karşı açılacak sağlık hukuku tazminat davaları ile özel hastaneye tazminat davası arasında fark bulunmakta olup dava açılmadan önce süre aşımından davanın reddedilmemesi maksadıyla bu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir.

Sağlık Hukuku Tazminat Davaları Yargıtay Kararları

Yargıtay
13. Hukuk Dairesi
2014/6418 E.
2014/40804 K.

Davacı:
Vekili:
Davalı:
Vekili:

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Samsun 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 21/09/2012
NUMARASI : 2011/211-2012/457

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, 2009 yılı temmuz ayında davalı doktor tarafından reflü ameliyatı yapıldığını, ancak uzun süre şikayetleri devam edince başka bir doktora müracaatında ilk ameliyat sırasında karaciğer ve dalağın yapıştığı bildirilerek ikinci ameliyatla dalağının alınmak zorunda kaldığını ileri sürerek, iş ve güç kaybı nedeni ile fazla hakları saklı kalarak 1.000 TL. maddi ve 50.000 TL. manevi tazminatın yasal faizi ile ödetilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı, davalı doktor tarafından 2009 yılı temmuz ayında reflü ameliyatı yapıldığını, ameliyat sonrasında ve uzun bir dönem rahatsızlıklarının giderek arttığını, davalı tarafından yapılan kontrollerde bu rahatsızlıkların geçici olduğunun söylendiğini, 1,5 yıl boyunca da sorunun psikolojik olabileceği bildirilip oyalandığını, başka bir doktora müracaatında da karaciğer ve dalağının yapışık olduğu ve ilk ameliyatın başarısız olduğunun bildirildiğini ve 2. Kez ameliyat olmak zorunda kaldığını ve dalağının alındığını, hatalı ameliyat nedeni ile vücut bütünlüğünün de bozulduğunu ileri sürerek, maddi ve manevi tazminat isteği ile eldeki davayı açmıştır.
Davacı açıklamalarına göre eldeki davada, davalı doktor tarafından yapılan ameliyat ve tedavinin tıbbın gereklerine uygun yapılıp yapılmadığı ile, olayda doktor hatası olup olmadığının tesbiti gerekmektedir. Eş deyişle davadaki iddia ve istek, davalının, vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırı davranışına dayandırılmıştır. (BK.Md.386, 390)

Vekil, vekalet görevine konu işi görürken, yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değilse de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın,yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip, uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri gözönünde tutulmalı, onun risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalı, en emin yol seçilmelidir. (Bkz.Tandoğan,Borçlar Hukuku Özel Borç ilişkileri cilt, Ank.l982 Sh.236 vd.)Gerçekte de, müvekkil, mesleki bir işgören; doktor olan vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil,B.K.nun 394/1. Maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.

Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu yasal kurallardan sonra, sıra, bunların somut uyuşmazlıktaki maddi olgu ve delillere uygulanmasına ve değerlendirilmesine gelmiştir.
Keza vekilin en hafif kusurundan dahi hukuken sorumluluk altında olduğu gözetildiğinde, alınacak bilirkişi raporu önem kazanmakta ve taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli bulunması gerekmektedir. Bilirkişi, doktorun seçilen ve uygulanan tedavi yöntemi ve tedavi aşamalarında gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda salt yapılan işlemin ne olduğunu açıklamak yeterli kabul edilemez. Kaldı ki, bilirkişinin tarafların itirazlarını da mutlaka karşılamalı ve aydınlatıcı olmalıdır. Hakim’in de bilirkişinin somut olayda görüşünün dosya kapsamına uygun olup olmadığını da denetlemesi gerekmektedir. (TMK.nun md. 4, HUMK.nun md. 240) Dairemizin kararlılık kazanmış uygulamaları ve içtihatları da bu yöndedir.

Mahkemece hükme esas alınan 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu'nun 16.03.2012 tarihli raporunda; medikal tedaviye rağmen düzelmeyen reflüde cerrahi olarak laparoskopik fundoplikasyonu tercih edilen bir yöntem olduğu ... Kişinin ameliyat sonrası tariflemiş olduğu yutma güçlüğünün bu ameliyatın bir komplikasyonu olduğu, davalı doktorun davacıya koyduğu tanı ve yaptığı ameliyatın tıp kurallarına uygun olduğu açıklanmıştır.

Davacı, davalı doktorun hatalı ameliyatı sonrasında tedavisinin gerçekleşmediği gibi, karaciğer ve dalağının yapışması sonucu ikinci ameliyatla dalağının alınmak zorunda kalındığını açıklamıştır. Hükme esas alınan raporda ise bu hususlar üzerinde durulmamış, özellikle tedaviye yönelik olarak davalı doktor tarafından ikinci bir ameliyatın yapılmasının gerekli olup olmadığı, davacı iddiası gibi, dalak ve karaciğerin bu ameliyatla yapışmasının söz konusu olup olmayacağı konularında bir görüş bildirilmemiş, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda özen gösterilip gösterilmediği, yapılması gerekenle, yapılanın uyuşup uyuşmadığı açıklamalarına yer verilmemiştir. Bu nedenle rapor yetersiz olup, hükme dayanak yapılamaz.

Açıklanan nedenlerle, mahkemece yapılması gereken iş, Üniversitelerin ilgili ana bilim dallarından seçilecek, konularında uzman bilirkişilerden oluşmuş bir kurul aracılığı ile, dosyadaki hastahanede tutulmuş dosya ve kayıtlar, taraf savunmaları, tüm deliller birlikte değerlendirilerek, yapılması gerekenle yapılan müdahale ve tedavinin ne olduğu, tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda doktora kusur izafe edilip edilmeyeceğini gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak ve böylece hasıl olacak sonuca uygun karar vermektir.
Eksik inceleme ve mevcut delileri değerlendirmede yanılgıya düşülerek, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. bozma nedenidir.
Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 24,30 TL harcın istek halinde iadesine, 18.12.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay
Ceza Genel Kurulu    
2014/36 E. 
2015/143 K.

Davacı:
Vekili:
Davalı:
Vekili:

TRAFİK KAZASI NEDENİYLE TAKSİRLE ÖLÜME SEBEBİYET VERME
MAĞDUR VE ÜÇÜNCÜ ŞAHISLARIN ÖLÜME ETKİSİ
DOKTOR HATASI VEYA YANLIŞ TEDAVİ OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ
TAKSİRLE ÖLÜME SEBEBİYET VERME SUÇUNDA ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİN EKLENEN KUSURU
SANIĞIN KUSURUNUN NİTELİĞİ VE DERECESİNİN ARAŞTIRILMASI

TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 85
TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 62
TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 53
TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 22
TÜRK CEZA KANUNU (TCK) (5237) Madde 40

"İçtihat Metni"
Taksirle ölüme neden olma suçundan sanık A.. Ş..'in 5237 sayılı TCK'nun 85/1, 62/1 ve 53/6. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve sürücü belgesinin 2 yıl süreyle geri alınmasına ilişkin, Adana 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.06.2010 gün ve 1085-442 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.05.2013 gün ve 18307-12338 sayı ile;

"Soruşturma safhasında, ölen M.. Y..'in geçirdiği trafik kazası nedeniyle yaralanmasına ilişkin olarak 07.08.2008 günü saat 16.27'de Çukurova Devlet Hastanesince düzenlenen adli rapor formuna göre, hayati tehlikesinin bulunmadığının bildirildiği, aynı gün saat 18.15'de acil serviste ifadesinin alındığı ve alınan ifadesinde sanıktan şikâyetçi olmadığını belirttiği, Cumhuriyet savcılığınca yapılan ölü muayene işlemi sırasında hasta dosyasının incelenmesinde M.. Y..'in, 08.08.2008 tarihinde saat 06.30 sıralarında kalbinin durduğu, canlandırma işlemine yanıt vermemesi üzerine saat 07.15'de ölü kabul edildiğinin yazılı olması, ölenin kızı olan katılan H.. Y..'in 08.08.2008 tarihinde alınan beyanında hastaneye gittiğinde babasının sağ kolunun sarılı olduğunu, yavaş konuştuğunu, babasını kontrol eden doktorla görüştüğünde, babasının durumunun iyi olup, yaşamsal tehlikesinin bulunmadığını, hastaneden çıkarabileceklerini söylediğini, kendi isteği üzerine babasının 24 saat müşahadeye alındığı, babasının başında beklediğini, babasının 08.08.2008 tarihinde saat 06.30 sıralarında öldüğünü, Cumhuriyet savcılığınca alınan beyanında ise; ayrıca babasının sürekli nefes darlığından şikayet ettiğini, doktora bandajın biraz gevşetmelerini istediğinde, doktorun bandajın bu şekilde durması gerektiğini söylediğini beyan ettiği, Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığının 2008/5233 sayılı otopsi raporuna göre, kişinin ölümünün kalp-damar hastalığı sonucu meydana gelmiş olduğu, ölüm ile trafik kazası arasında illiyet bağı olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ilgili ihtisas dairesinden görüş alınmasının uygun olacağının belirtildiği, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunun 22.04.2009 tarihli raporunda ise; hastane evrakındaki veriler, otopsideki makroskopik bulgular, histapatolojik tetkik sonuçları, grafi bulguları ve olayın gelişimi birlikte değerlendirildiğinde, kendisinde kronik kalp-damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün trafik kazasına bağlı genel beden travmasıyla oluşan pnömotoraks ve skapula-klavikula kırıklarından gelişen yağ embolisi sonucu meydana gelmiş olduğu ve kaza ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, sorulan diğer husus olan yapılan tedavinin eksik, yanlış veya yetersiz olup olmadığının ve bu durumun ölüme etkisinin bulunup bulunmadığı konusunda Adli Tıp 3. İhtisas Kurulundan mütalaa alınmasının uygun olacağının bildirilmiş olduğu, sanık müdafii tarafından yargılama sırasında 22.12.2009 tarihli celsede, katılan H.. Y..'in babasının ölümünün yetersiz bakım nedeniyle gerçekleştiği ve doktorların ihmali olduğuna ilişkin beyanı ve bu hususun araştırılmasını talep ettiği de gözönünde bulundurulduğunda, sanığın eylemi ile gerçekleşen ölüm olayı arasındaki nedensellik bağı bulunup bulunmadığının belirlenmesi için Adli Tıp 3. İhtisas Kurulundan rapor alındıktan sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması,
Kabule göre de;

Sanığın olay tarihinde sevk ve idaresindeki özel halk otobüsü ile meskun mahal, bölünmüş, tek yönlü, asfalt, 10,5 metre genişliğindeki kuru, düz, eğimsiz yolda seyir halinde iken yolun sağında 3 metre genişliğindeki bankette bisikleti ile seyreden M.. Y..'e çarpması sonucu ölümüne neden olması şeklinde gerçekleşen olayda, sanığın tam kusurlu olduğu anlaşılmış ise de, sabıkası bulunmayan, yargılama sırasında olumsuz bir davranışı tespit edilmeyen ve duruşmaları da takip eden, hakkında yargılama sürecindeki davranışları dikkate alınarak takdiri indirim uygulanan sanık hakkında iki sınır arasında temel ceza belirlenirken; 5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi göz önüne alınarak adalet, hakkaniyet ve nasafet kurallarına uygun makul bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden suçun işleniş biçimi, fiilin özellikleri, taksire dayalı kusurun ağırlığı şeklindeki kanundaki ibareler tekrar edilmek suretiyle teşdidin derecesinde yanılgıya düşülerek fazla cezaya hükmolunması ile 'suçun işlenmesindeki özellikler ile sanığın kişiliği' şeklindeki dosya kapsamı ile uyumlu olmayan kanundaki sözcüklerin tekrarından ibaret gerekçeler ile hükmolunan hapis cezasının paraya çevrilmesine yer olmadığına karar verilmesi" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 05.09.2013 gün ve 478-550 sayı ile;

"Olay tarihi olan 07.08.2008 günü saat 16.35 sıralarında sanığın yönetimindeki toplu taşıma aracı olan otobüs ile D-400 Karayolu üzerinde Hal Kavşağı istikametinden Hipodrom Kavşağı istikametine doğru seyir halindeyken yolun sağına doğru ani manevra yaparak sağ ön ilerisinde kaplama dışında banket üzerinde seyreden bisikletli sürücü M.. Y..'e sağ ön tampon ve far kısımları ile arkadan çarptığı, M.. Y..'in 08.08.2008 günü tedavi gördüğü hastanede vefat ettiği, ölümle trafik kazası arasında illiyet bağının bulunduğunun Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu'nun 22.04.2009 tarihli raporu ile tespit edildiği, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 05.08.2009 tarihli raporunda herhangi bir doktor hakkında şikayet veya yürütülmekte olan bir soruşturma bulunmadığından bu konuda görüş bildirilemeyeceğinin ifade edildiği, esasen mahkememize hakkında dava açılan sanığın eylemi ile ölüm arasında illiyet bağının bulunduğunun Adli Tıp 1. İhtisas Kurulu tarafından kesin ve net bir şekilde tespit edildiği, herhangi bir doktor hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma açılmadığından mahkememizce de hakkında dava açılan sanık A.. Ş.. aleyhinde hüküm kurulmasının doğru olduğu, ayrıca yolun sağında banket üzerinde bisikletiyle seyreden maktüle bilirkişi raporları dikkate alındığında tam kusurlu olarak yoldan çıkarak çarpan ve ölümüne neden olan sanık hakkında üst sınırdan cezanın tayin edilmesinin adalet, hakkaniyet ve nesafet kurallarına uygun olduğu kanaatine varılmış, olayda mahkememizce yapılan keşif sonrası alınan bilirkişi raporu sonrası ve bu raporu teyid eden Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi Başkanlığı'nın 13.05.2010 tarihli raporu ile sağ bankette seyreden bisikletliye ani sağ manevra yaparak çarptığı, asli kusurlu olduğu, maktulün ise olayda hatalı tutum ve davranışı olmayıp kusursuz bulunduğu" şeklindeki gerekçeyle direnerek, sanığın önceki hükümdeki gibi cezalandırılmasına karar vermiştir.
Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 06.12.2013 gün ve 324231 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; taksirle ölüme neden olma suçundan sanık hakkında eksik araştırma ile hüküm kurulup kurulmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya muhtevasından;

Özel halk otobüsü şoförü olan sanığın 07.08.2008 günü saat 16.30 sıralarında, meskun mahalde, gündüzün, düz, eğimsiz, 10.5 metre genişliğinde, bölünmüş ve tek yönlü D-400 kara yolunda, sevk ve idaresinde bulunan otobüsle ilerlediği sırada sağ tarafta kara yolunun yaklaşık 1.5 metre dışında bisikletle seyir eden M.. Y..’e arkadan çarptığı, kaza sonrasında M.. Y..'in hastaneye kaldırıldığı,
Çukurova Devlet Hastanesince düzenlenen 07.08.2008 tarihli raporda; mağdurun genel durumunun orta, şuurunun açık olduğu, fiziki muayenesinde akciğer sesleri doğal, kalp ritmik, normakardik, nörolojik defisit saptanmadığı, batın serbest olduğu, sol ön kolunda kesi görüldüğü, çekilen grafilerde sağ omuz glenoid boyun kırığı ve klavikula laterel uç kırığı saptandığı, sol ön koldaki kesinin sütüre edilip whelpav bandajı yapılarak müşadeye alındığı belirtildiği,
Aynı gün M.. Y..’in hastanede ifadesinin alındığı, sanıktan şikayetçi olmadığını beyan ettiği, olaydan yaklaşık 14 saat sonra hastanede tedavi gördüğü sırada 08.08.2008 günü saat 07.15'te öldüğü,

Kaza sonucunda düzenlenen kaza tespit tutanağı, kovuşturma aşamasında keşif sonrasında düzenlenen bilirkişi raporu ve Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi tarafından düzenlenen raporlara göre, kazanın meydana gelmesinde sanığın asli kusurlu olduğu, ölenin ise kusurunun bulunmadığı,
08.08.2008 tarihli ölü muayene ve otopsi işlemi sırasında ölenin hasta dosyasının incelenmesinde, gözlem amacıyla hastaneye yatırıldığı, takibi sırasında 08.08.2008 günü saat 06.30 sıralarında kalbinin durduğu, yapılan yeniden canlandırma işlemine yanıt vermemesi üzerine saat 07.15 te ölü kabul edildiğinin belirtildiği, tutanakta ölüm sebebinin anlaşılması için klasik otopsi yapılması gerektiği bilgilerinin yer aldığı,
Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinin 27.10.2008 tarihli otopsi raporunda; kanda alkol bulunmadığı, kan, idrar ve iç organ parçalarında aranan uyutucu, uyuşturucu ve toksik maddelerden hiçbirine rastlanılmadığı, kişinin ölümünün kalp ve damar hastalığı sonucu meydana geldiği, ölüm ile maruz kaldığı iddia edilen trafik kazası arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığının tespiti için İstanbul Adli Tıp Kurumu ilgili ihtisas dairesinden rapor alınması gerektiğinin beyan edildiği,

Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca yazılan 26.12.2008 tarihli müzekkere ile Adli Tıp Kurumu Başkanlığından, ölenin kesin ölüm nedeninin belirlenmesi, kazanın ölüme doğrudan veya dolaylı etkisinin olup olmadığı, şayet kaza ölüme etkili değil ise maktulün kazadaki yaralanmasının niteliği, yapılan tedavinin eksik, yanlış veya yetersiz olup olmadığı ve ölüme etkisinin bulunup bulunmadığı hususlarında rapor düzenlenmesi talep edilmesi üzerine, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 22.04.2009 tarihli raporda; ... kendisinde kronik kalp ve damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün trafik kazasına bağlı genel beden travmasıyla oluşan pnömotoraks ve skapula-klavikula kırıklarından gelişin yağ embolisi sonucu meydana gelmiş olduğu ve kaza ile ölüm arasında illiyet bağı bulunduğu, sorulan diğer husus hakkında 3. Adli Tıp İhtisas kurulunca mütalaa düzenlenmesinin uygun olacağının belirtildiği,
Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca yazılan 26.12.2008 tarihli müzekkeresine cevaben Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu başkanı tarafından yazılan 05.08.2009 tarihli yazıda ise; …dosya kapsamında herhangi bir doktor hakkında şikayet veya yürütülmekte olan soruşturma evrakına rastlanılmadığı, 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu kararı incelendikten sonra soruşturma açılmasına karar verildiği takdirde, ilgili tüm sağlık personeli ve tüm tanıkların yapılacak soruşturma ile ifadelerinin alınması, aksi takdirde tıbbi uygulama hatası yönünde görüş bildirilmeyeceği bilgilerinin yer aldığı,
Anlaşılmaktadır.

Ölenin kızı olan katılan H.. Y.. 11.11.2008 tarihinde savcılıkta; olay günü trafik kazasının bildirilmesi üzerine babasını görmek için Çukurova Devlet Hastanesine gittiğini, babasının zor konuştuğunu, sağ kolu ile birlikte göğüs kısmının sarılı vaziyette olduğunu, zor nefes aldığını söyleyerek yardım istediğini, 19.30 sıralarında acil serviste görevli doktor M.. H..i ile görüştüğünü, doktorun babasının durumunun iyi olduğunu, nefes darlığının normal olduğunu, taburcu edeceklerini, yaşamsal tehlikesi bulunmadığını söylediğini, babasının durumunu iyi görmediği için kardeşiyle birlikte doktorla konuşarak babasının bir gece daha hastanede kalmasını rica ettiklerini, sabaha kadar babasının yanında beklediğini, babasının ölümünün gerçekleştiği saat olan 06.30'a kadar sürekli nefes darlığından şikayet ettiğini, doktor M Bey'in yanına gittiğini, bandajı gevşetmelerini rica ettiğini, ancak doktorun ısrarla bandajın olduğu gibi kalması gerektiğini söyleyerek bir müdahelede bulunmadığını, babasının 06.30 sıralarında vefat ettiğini, hastanede yapılan bakım ve doktor müdahalelerinin yetersiz olması nedeniyle babasının öldüğünü düşündüğünü, doktorun görevini ihmal ettiğini, babasının ölümüne sebep olan araç sürücüsü A.. Ş..'ten ve bakımını yapamayan doktor M.. H..'den şikayetçi olduğunu, hastaneye ilk geldiğinde İ.. T.. isimli başka bir doktorun ilk müdahaleyi yaparak tetkikleri istediğini, eğer ihmali varsa bu doktordan da şikayetçi olduğunu beyan etmiş,
Ölenin diğer kızı katılan A.. Ü.. da benzer şekilde beyanda bulunmuş,
Sanık müdafii 22.12.2009 tarihli celsede söz alarak katılan H.. Y..’in babasının hastanedeki yetersiz bakım nedeni ile öldüğünü beyan ettiğini, bu hususun araştırılması gerektiğini talep etmiştir.

Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve unsurları üzerinde durulması gerekmektedir.
Kural olarak suç yalnızca kastla işlenebilir. Ancak kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebileceği kabul edilmiştir. Failin cezalandırılabilmesi için, kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 22/2. maddesinde; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" şeklinde tanımlanmıştır.
Arapça "kusur" kökünden türetilmiş bulunan taksir; kısaltma, bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken çekinip yapmama, kusur etme, kabahat ve günah anlamlarına gelmektedir. (Kayıhan İçel, Ceza Hukukunda Taksirden Doğan Sübjektif Sorumluluk, Cezaevi Matbaası, İstanbul 1967, s. 22) Hukuki anlamda ise; neticenin fail tarafından öngörülebilir olduğu halde öngörülmemesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, öngörüldüğü halde istenmemesi şeklinde de olabilir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 2. Baskı, c. 1, s. 590)

Taksir, öğreti ve yargısal kararlarda; "failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içinde olmadan, fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde, tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi; bir kimsenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle istemediği ve fakat öngörülebilir bir neticeyi gerçekleştirmesi" şeklinde tanımlanmıştır. (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 1992, c. 2, s. 336; Turan Tufan Yüce, Türk Ceza Hukuku Temel Kavramları, Turhan Kitapevi, Ankara 1984, s. 59; Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara 1993, c. 1, s. 508; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 172; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 318; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 254)

Suçun manevi unsurlarından olan kast gibi taksirde de, birlikte yaşamanın getirdiği kurallara uyulmaması söz konusudur. Toplumsal hayatta belli faaliyetlerde bulunan kişilerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar birlikte yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Taksirli suçta fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için ceza yaptırımı ile karşılaşır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.11.2014 gün ve 179-499; 18.02.2014 gün ve 10- 80; 25.03.2008 gün ve 43-62; 01.02.2005 gün ve 213-3; 23.03.2004 gün ve 12-68; 09.10.2001 gün ve 181-204 ile 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararlarında açıkça vurgulandığı ve öğreti ile uygulamada da kabul edildiği üzere taksirin unsurları;
1- Suçun taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradiliği,
3- Neticenin iradi olmaması,
4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,
Şeklinde kabul edilmektedir.

Neticenin gerçekleşmesinde, mağdurun taksirli davranışının da etkisinin bulunması halinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin taksirli sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi taksirin vasfını da değiştirmeyecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hal ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.
Uyuşmazlığa konu somut olayda diğer şartların gerçekleştiği konusunda herhangi bir tereddüt olmaması nedeniyle, taksirin unsurları arasında gösterilen "hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması" şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.
Taksirle gerçekleştirilen bazı fiillerin kanunda suç olarak tanımlanıp cezaî yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum hayatı içerisinde daha dikkatli davranmalarının temini amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübelerinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen mükellefiyetini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı bir neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezaî sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden sözedilebilmesi için failin hareketi ile meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağının varlığı aranmıştır. Diğer bir ifade ile bütün suçlarda olduğu gibi, taksirli suçlarda da fiil ile netice arasında nedensellik bağının bulunması cezalandırmanın şartını teşkil edecektir.
5237 sayılı TCK'nun 22. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları;

"4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.
5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir" şeklinde düzenlenmiştir.

Madde gerekçesinde de; "Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz" açıklamalarına yer verilmiştir.

Zararlı neticenin, failin hareketinin mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucunda meydana geldiği durumlarda, taksirle sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi açısından neticeye kimin sebebiyet verdiği, failin iradi hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Mağdur ya da üçüncü kişinin hareketinin ya da bir başka nedenin neticenin tek sebebi olduğu veya zararlı neticenin yalnızca bu kişilerin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı durumlarda, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir. Buna karşılık failin kusurlu hareketine mağdur ya da üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve neticenin çeşitli kusurlu hareketlerin birleşmesinden meydana geldiği hallerde, nedensellik bağı kesilmeyip, TCK'nun 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkün olmadığından, aynı kanunun 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.

Öğretide; "Üçüncü bir kişinin veya mağdurun hareketinin failin taksirli hareketine eklenmesi durumunda nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı araştırılmalıdır. Eklenen hareketler kusurlu değilse, neticenin failin taksirli hareketinden kaynaklandığı kabul edilir. Diğer hareketler kusurlu ise bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılmalıdır." (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366); "Birden fazla kişinin birleşen fiilleri ile bir neticeye neden oldukları hallerde, bu faillerin hareketi ile netice arasındaki nedensellik ilişkisi özel önem taşır. Belirtelim ki bu hallerde her bir kişinin hareketi ile netice arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşuldur. Ekip halinde faaliyeti gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için neticeye sebebiyet vermiş olabilir. Bu halde bu kişi neticeden sorumlu olur." (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 2015, s. 254); "Failin kusurlu hareketine mağdurun kusurlu hareketi de eklenmiş ve netice bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden meydana gelmişse (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalkmış olmaz. Nitekim bu ihtimalde taksirler arasında takas söz konusu olmayıp, fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılır." (Mehmet Emin Artuk- Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara, 2014, s. 341); "Birden çok kişinin davranışı birlikte neticeye sebebiyet vermiş ve tüm katılanlar özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmişse netice objektif olarak isnad edilebilir ve herkes kendi taksirli fiilinden dolayı kusuruna göre sorumlu olur. Bu gibi hallerde önceki taksirli hareket ile netice arasında illiyet bağı bulunmamasından veya kesilmesinden söz edilmesi doğru değildir." (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214); "Fail zaten taksirli hareket ediyor ve bir başkasının taksirli hareketi buna ekleniyorsa, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağı mevcut olmaya devam eder. Bu durumda mesele artık nedensellik bağı meselesi değil, failin ve üçüncü kişinini kusurunun tespiti meselesidir. Bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda gerekli tertibatı almayan, örneği yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen müteahhit, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen neticeden her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumludur." (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 16. Baskı, Ankara, 2013, s.241) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
TCK'nun "taksirle öldürme" başlıklı 85. maddesi;

"Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş olup, maddenin birinci fıkrasında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçu yaptırıma bağlanmıştır. Fiil birden fazla insanın ölümüne veya bir ya da birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise fail maddenin ikinci fıkrası gereğince cezalandırılacaktır.

Öte yandan ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delilerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektir. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle ulaşılma imkanı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edebilecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;

07.08.2008 günü gerçekleşen trafik kazası sonucu yaralanıp hastaneye kaldırılan ölenin kazadan yaklaşık 14 saat sonra tedavi gördüğü hastanede öldüğü olayda, Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulu tarafından 22.04.2009 tarihinde düzenlenen raporda sanığın eylemi ile meydana gelen netice arasında nedensellik bağı olduğunun belirtilmesine rağmen ölenin hastaneye getirildikten sonra düzenlenen ilk raporda hayati tehlikesinin olmadığının açıklanması, katılanların, babalarının doktor hatası ve yanlış tedavi sonucunda öldüğünü iddia etmeleri karşısında, meydana gelen ölüm neticesinin tek sebebinin sanığın davranışları olup olmadığı, iddia edildiği gibi ölene uygulanan yanlış veya eksik bir tedavinin ölümün meydana gelmesine etki edip etmediği belirlenmeden, başka bir anlatımla meydana gelen neticede sanık ve ölen dışında üçüncü kişilerin eklenen bir kusurunun olup olmadığı bu bağlamda sanığın kusurunun niteliği ve derecesi araştırılmadan eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizdir.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, eksik araştırma ile karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Öte yandan Yerel Mahkemece, kabule göre yapılan bozmaya da direnilmiştir. Kabule göre bozmalar dosyanın mevcut durumuna göre uyarıcı, öğretici ve yol gösterici nitelikte olup direnmeye konu olmaları mümkün değildir. Bu nedenle Ceza Genel Kurulunca kabule göre bozma nedenine ilişkin ayrıca bir değerlendirme yapılmamıştır.
Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Genel Kurul Üyesi; "yerel mahkeme direnme hükmünün isabetli olduğu" görüşüyle karşıoy kullanmışlardır.
SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;
1- Adana 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 05.09.2013 gün ve 478 - 550 sayılı direnme hükmünün, eksik araştırma ile hüküm kurulması isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.05.2015 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

Yargıtay 
13. Hukuk Dairesi       
2013/23027 E.  
2014/22862 K.

Davacı:
Vekili:
Davalı:
Vekili:

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 01/11/2012
NUMARASI : 2008/188-2012/384

Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmnen kabul kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde asil S.. K.. geldi, davalı taraftan gelen olmadığından duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, davalı şirkete ait Işık Göz Merkezinde diğer davalı Op.Dr.H.. H.. tarafından 30/01/2004 tarihinde gerçekleştirilen Excimer Laser (LASİK) operasyonu sonrasında, bulanık görme şikayeti başgösterdiğini, davalıların yaptığı hatalı göz operasyonu sonucunda değişik hastanelerde tedavi görmek zorunda kaldığını, bundan dolayı görme kaybına uğradığını ayrıca acı ve ızdırap duyduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere hatalı operasyon sebebi ile 6.000,00TL maddi tazminat ile 50.000,00 TL manevi zararın kanuni faizi ile birlikte davalılardan tahsilini istemiştir.

Davalılar, davanın zamanaşımına uğradığını, ayrıca operasyonun hastanın yeterli bilgilendirilmesi sonucu ve özenle yapıldığını, operasyonda herhangi bir doktor hatası bulunmadığını savunarak, davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece,3. Adli Tıp İhtisas Kurulundan verilen 06/12/2010 tarihli raporda "... 30/01/2004 tarihinde Işık Göz Merkezinde Op.Dr. H.. H.. tarafından bilateral lasic uygulandığı ve ardından korneal ektazi geliştiği bildirilen 1972 doğumlu S.. K.. adına düzenlenmiş adli ve tıbbi belgelerde kayıtlı bulgular birlikte değerlendirildiğinde, lasic ameliyatı öncesinde yapılan tetkiklerde hastada keratokonus hastalığı bulunduğu anlaşıldığından, bu hastalığın tedavisinin kontakt lens ve cross-linking ameliyatı ile yapıldığı, bu hastalarda refraktif cerrahisi (LASİK) yapılmaması gerektiği tıbben bilindiği, hekimin eyleminin tıp kurallarına uygun olmadığı.." bildirildiğinden bahis ile davanın kısmen kabulü ile, 5.066,00 Tl maddi tazminat ile 5.000,00 tl manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline,davacının fazlaya ilişkin talebinin reddine karar verilmiş;hüküm,davacı tarafından temyiz edilmiştir.
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre,davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Davacı,davalı hastahanede davalı doktor tarafından göz ameliyatı olduğunu, davalıların hatalı ameliyatları neticesinde başka sağlık kuruluşlarında tedavi olmak zorunda kaldığı halde bulanık görmesinin devam ettiğini ileri sürerek maddi ve manevi tazminat istemi ile eldeki davayı açmıştır. Borçlar Yasası'nın 47.( TBK 56) maddesi gereğince hakimin, özel durumları göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Takdir edilecek bu tutar, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22/06/1966 gün ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı'nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel durum ve koşullar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim, bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde nesnel (objektif) ölçülere göre uygun (isabetli) bir biçimde göstermelidir.

Davacı, 3.Adli Tıp İhtisas Kurulu raporuna göre "... hastada keratokonus hastalığı bulunduğu anlaşıldığından, bu hastalığın tedavisinin kontakt lens ve cross-linking ameliyatı ile yapıldığı, bu hastalarda refraktif cerrahisi (LASİK) yapılmaması gerektiği tıbben bilindiği, hekimin eyleminin tıp kurallarına uygun olmadığı.." dolayısı davalı doktorun kusurlu olduğu dosya kapsamı ile sabittir.Davacı,bu ameliyat sonucunda başka sağlık kuruluşlarında, ameliyat sonucunu düzeltmek gayesi ile tıpbi girişimlerede maruz kaldığı açıktır. Bütün bunların davacıda bırakacağı olumsuz tesirler ve yukarıda belirtilen ilkeler gözetildiğinde, mahkemece hükmedilen manevi tazminat miktarının çok az olduğunun kabulü gerekir.O halde, yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda takdir edilecek daha makul bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, mahkemece 5.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ:Yukarıda 1.bentte açıklanan nedenle davacının sair temyiz itirazlarının reddine,2.bentte açıklanan nedenlerle kararın davacı yararına BOZULMASINA, 1100,00 TL duruşma avukatlık parasının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 3.7.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay
13. Hukuk Dairesi  
2012/28592 E.  
2013/12803 K.

Davacı:
Vekili:
Davalı:
Vekili:

"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacılar, kızları ...’nın arabanın üstünden düştüğünü ve kafasının yaralandığını, davalı hastanede yapılan muayenede kafasına dikiş atıldığını, bunun haricinde önemli bir probleminin bulunmadığı ve herhangi bir seyahat engelinin olmadığı belirtilerek taburcu edildiğini, taburcu işleminden yaklaşık iki saat sonra ...’nın fenalaşarak... Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığını ve beyin kanaması teşhisi ile derhal ameliyata alınarak iki gün yoğun bakımda olmak üzere toplam 10 gün hastanede kaldığını, kızlarını gecikmeksizin davalı hastaneye götürmelerine rağmen davalı hastanenin ve doktorlarının tedbirsiz davrandıklarını, hasta kızlarının kontrol altında tutulması gerekirken taburcu edildiğini ileri sürerek, 20.000.-TL maddi ve 20.000.-TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.
Davalı, hastanın nöroloji doktoru tarafından muayene edildiğini, bir süre müşahade altında tutulması gerektiği belirtilmesine rağmen hasta yakınlarının kabul etmediğini, fiyatı yüksek bulduklarını, kendilerine bulantı, kusma vb. şikayetler olursa geri gelmelerinin söylendiğini, kusurun davacılarda olduğunu, gerekli özenin gösterildiğini, bu konuda tutanak düzenlendiğini, ancak hasta yakınlarının imzadan imtina ettiklerini savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın temelini vekillik sözleşmesi oluşturmaktadır. Dava, davalı hastane doktorlarının vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırılık olgusuna dayanmaktadır. ( B.K. 386, 390 md ). Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır ( B.K. 390/II ). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan bile sorumludur ( B.K. 321/1 md ). O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları ( hafif de olsa ) sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorlar, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Doktor, tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor, ufak bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir ( Bkz. Tandoğan, Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Cild, Ank.1982, Sh.236 vd). Gerçektende mesleki bir işgören; doktor olan vekilden ona güvenen müvekkil titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemekte haklıdır. Titiz bir özen göstermeyen vekil, B.K. 394/1 uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.

Somut olayda, davacıların kızları ... ile teşhis ve tedavisini üstlenen doktor arasında vekalet, davalı şirket arasında da ... yardımı yönünden akdi ilişki kurulduğu tartışmasızdır. Mahkemece, Yüksek ... Şurası’nın 05.01.2012 tarihli raporu ve hazırlık soruşturması aşamasında aldırılan 26.03.2010 tarihli Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu raporu esas alınarak, yapılan tedavide ve tıbbi işlemlerde bir kusur bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Her iki raporda da, davacıların kızı ... keskin’in araçtan düşmesi sonucu yaralanması nedeniyle müracaat ettiği davalı Hastanede yapılan tetkik ve muayenesi sonucunda yatırılarak müşahade edilmesi doktorlar tarafından önerildiği halde ailenin hospitalizasyonu kabul etmemesi nedeniyle hastanede yapılan tıbbi işlemlerde kusur ve eksiklik bulunmadığı mütalaa olunmuş, 12.08.2009 tarihli tutanak ve poliklinik defter kaydına dayanılmıştır.

Davacılar, davalı hastane doktorları tarafından yatış önerilmediğini, raporlarda bahsi geçen tutanak ve kayıtlarda imzalarının bulunmadığını, bu belgeleri kabul etmediklerini beyan etmişlerdir. Hasta sahiplerine yatış önerilip de kabul edilmediğine dair tutanak, hasta muayene raporu ve kayıtlarda davacıların imzalarının bulunmadığı görülmektedir. Hal böyle olunca sonradan her zaman düzenlenmesi mümkün olan bu belgelere itibar edilerek rapor düzenlenemez ve hüküm kurulamaz. O halde Adli Tıp Kurumu ve Yüksek ... Şurası raporları hüküm kurmaya elverişli bulunmamaktadır. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, Üniversitelerin ana bilim dallarından seçilecek konularında uzman doktorlardan oluşturulacak bir bilirkişi kuruluna dosya tevdi edilerek ve gerekirse, davacıların kızları da muayene ettirilerek davalının hukuki konum ve sorumlulukları, dosyada mevcut delillerle birlikte bir bütün olarak değerlendirilip, tıbbi gerek ve kurallara göre olayda doktor hatası bulunup bulunmadığı, doktorun seçilen tedavi yöntemi ve tedavi aşamalarında gerekli titizliği gösterip göstermediği, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiği, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğu hususlarını ayrıntılı ve gerekçeli açıklayan, dayanak ve gerekçesi gösterilmek, taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli düşünce içeren bir rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece, değinilen bu yönler gözardı edilerek eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozmayı gerektirir.

SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle mahkeme kararının temyiz eden davacılar yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.05.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay
13. Hukuk Dairesi  
2012/26593 E.
2013/21129 K.

Davacı:
Vekili:
Davalı:
Vekili:

DOKTORUN KUSURU NEDENİYLE OLUŞAN ZARARIN GİDERİLMESİ
BURUN AMELİYATI SIRASINDA HASTANIN BACAĞININ YANMASI
BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 321
BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 386
BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 390
BORÇLAR KANUNU(MÜLGA) (818) Madde 394

"İçtihat Metni"
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vekili Avukat S..C.. E.. geldi ve davacı vekilinin duruşma isteminden vazgeçtiğinden incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR
Davacı, 13.12.2006 tarihinde davalı hastanede burun ameliyatı olduğunu, ameliyat sırasında kullanılan koter cihazının yanlış kullanılması sonucunda bacağında derin yanıklar oluştuğunu, 2.03.2007 tarihinde yaranın iyileşmemesi üzerine yeniden ameliyat olduğunu, ameliyatla doku transferi yapıldığı için kalıcı iz kaldığını, sinirlerinin tahrip edilmesi sonucu bacağının bu kısımlarını eskisi gibi hissedemediğini, maddi ve manevi yönden zarara uğradığını ileri sürerek fazlası saklı kalmak kaydıyla 5000 TL maddi ve 45.000 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini dilemiştir.

Davalı hastane, dava konusu ameliyat sırasında kullanılan koter cihazının halen kullanıldığını, aletin kullanımının hekimin sorumluluğu altında olduğunu, davanın müdahaleyi yapan hekime karşı açılması gerektiğini ileri sürerek husumetten ve esastan davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Adli Tıp 3.İhtisas Kurulu ile Üniversite Tıp Fakültelerinden alınan raporlar esas alınarak, yapılan işlemde doktor hatası ve özensiz davranışı bulunmadığı, yapılması gereken ile yapılanın uyumlu olduğu anlaşıldığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, davacının tedavisini üstlenen davalı hastane ve istihdam ettiği doktorunun teşhis ve tedavi sırasındaki kusurları nedeniyle oluşan zararın giderilmesi isteğine ilişkindir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır.(BK 386-390)

Borçlar Kanunu’nun vekâlet akdini düzenleyen 386 ve devamı maddeleri uyarınca vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurunda bile sorumludur. (BK.nun 321/1 md.) O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır. Önemli bir diğer düzenleme de AVRUPA BİYOTIP SÖZLEŞMESİDİR. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.”

Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.

Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekim Etiği Yönetmeliği'nin 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve "Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşıl

Kategoriler

  • İdare Hukuku

  • Tıp Hukuku

  • Polis, Asker Ve Memur Hukuku

  • Bilişim Hukuku

  • Boşanma Ve Nafaka Hukuku

  • Tazminat Hukuku

  • İş Hukuku

  • Ceza Hukuku

  • Ticaret Hukuku

  • Miras Hukuku

  • Sağlık Turizmi Hukuku

  • Tüketici Hukuku


İlgili Bloglar







DİĞER BLOG YAZILARIMIZ


Hekimin Hukuki Sorumluluğunun Yasal Sebepleri Nelerdir?
Hekimin Hukuki Sorumluluğunun Yasal Sebepleri Nelerdir?

Hekimin hastaya gerçekleştirmiş olduğu tıbbi müdah...

Devamı
Kürtaj Yasal mı
Kürtaj Yasal mı

Kürtaj, bebek aldırma ya da gebeliğe son verme ana...

Devamı
Tıbbi Malpraktisin Ortaya Çıkış Şekilleri Nelerdir?
Tıbbi Malpraktisin Ortaya Çıkış Şekilleri Nelerdir?

Tıbbi malpraktisin ortaya çıkış şekilleri kasten v...

Devamı
Hukuka Uygun Tıbbi Müdahalenin Şartları Nelerdir?
Hukuka Uygun Tıbbi Müdahalenin Şartları Nelerdir?

Tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluk şartları arası...

Devamı
Mil Hukuk ve Danışmanlık