Sağlık Hizmetinin Kusurlu İşletilmesi Tazminat Davası

Sağlık Hizmetinin Kusurlu İşletilmesi Tazminat Davası

24-11-2020
Sağlık Hizmetinin Kusurlu İşletilmesi Tazminat Davası

Sağlık Hizmetinin Kusurlu İşletilmesi Tazminat Davası

Sağlık hizmetinin kusurlu işletilmesinden ötürü kişilerin devlete karşı açacağı tazminat davalarının idare hukukundaki görünümü tam yargı davalarıdır. Bu davalarda hizmetin işleyişinden ötürü zarar gören kişiler devlete karşı maddi ve manevi zararlarının tazmini için tam yargı davası açabileceklerdir. İdare hukukunda tazminat davası olan tam yargı davalarında devlete karşı açılacak sağlık davalarında tazminat davası avukatlarından ya da sağlık davalarına bakan avukatlardan huıkuki destek alınması tavsiye olunur. 

Zamanaşımı

Bu davaların açılmasından önce kişiler, 2577 sayılı İdari yargılama usulü kanunu gereği yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, red işleminin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren 60 gün içinde tam yargı davasının açılması şarttır. Tazminat davalarında süreler için tazminat davalarında sürenin başlangıcı başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz. Ayrıntılı bilgi için hukuk büromuzla iletişime geçebilirsiniz.

Sağlık Hizmetinin Kusurlu İşlemesi Mahkeme Kararı

T.C.
İZMİR BÖLGE İDARE MAHKEMESİ
6. İDARE DAVA DAİRESİ

E. 2019/2484
K. 2020/347
T. 4.2.2020

İstinaf Kanun
Yoluna Başvuran
Davacı:

Vekili:

Davalı:

Vekili:

İSTEMİN ÖZETİ : Davacılar tarafından; davacılardan ... ve ...'in müşterek çocukları olan ...'ın, ... Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Servisinde Graves hastalığının tedavisi kapsamında 09.02.2015 tarihinde gerçekleştirilen troid bezi ameliyatına bağlı %70 oranında engelli duruma düştüğü belirtilen olayda davalı idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğradıkları zararlarına karşılık fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, bakım masrafı ve işgücü kaybı nedeni ile çocuk ... için 20.000,00-TL maddi ve 500.000,00-TL manevi, anne ... ve baba ...'ın herbiri için ayrı ayrı 500.000,00-TL manevi olmak üzere toplam 20.000,00-TL maddi ve 1.500.000,00-TL manevi tazminatın, uygulamanın yapıldığı 09.02.2015 tarihinden itibaren işletilecek yasal faizi ile birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan davada;

Mahkemenin 31.05.2019 tarihli ara kararı ile davacılardan ...'ın ... Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Servisinde Graves hastalığının tedavisi kapsamında 09.02.2015 tarihinde gerçekleştirilen troid bezi ameliyatına bağlı %70 oranında engelli duruma düştüğü belirtilen olayda gerçekleştirilen tetkik, yapılan tedavi ve müdahaleler ile ameliyatta idarenin kusurunun bulunup bulunmadığının; kusurunun varlığı halinde kusur oranının saptanmasına esas olacak kriterlerin tespiti amacıyla dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilerek bilirkişi incelemesi için dava dosyasının İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'na gönderilmesine karar verildiği, anılan karar gereği yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığı İstanbul Adli Tıp 7. İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen 27.02.2019 tarih ve 969 Sayılı raporda özetle; ''...çocuk ...'ın, annesi ... (Karatepe) ve babası ... ile birlikte 2015 yılının başında ... Çocuk Endokrinoloji servisine müracaat ettikleri, çocuğun hastalığıyla ilgili olarak bölümden, atom tedavisi (kısırlık yan etkisi olan bir iğne) ve troid bezi ameliyatı seçeneklerinin sunulduğu, davacıların ameliyat seçeneğini tercih ettikleri, ameliyatın ... Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahi Servisi tarafından yapıldığı, hastaya ... Tıp Fakültesi Hastanesinde 09.02.2015 tarihinde Graves hastalığı ve tirotoksikoz şikayetleri nedeniyle total tiroidektomi ameliyatının yapıldığı, 18.02.2015 ile 16.06.2017 tarihleri arasında farklı zamanlarda ellerde kasılma-uyuşukluk gibi hipokalsemi nedeniyle klinik şikayetleri olduğu bildirilen çocuk ... hakkında düzenlenen adli ve tıbbi belgelerin değerlendirilmesinde, ... Tıp Fakültesi Hastanesinde 19.12.2013 ile 09.02.2015 tarihleri arasında hipertiroidi tanısı ve klinik bulguları ile başvurularının olduğu, 09.02.2015 tarihinde total tiroidektomi ameliyatı sonrası 18.02.2015 ile 21.08.2018 tarihleri arasında farklı zamanlarda hipokalsemi tedavisi ile ilgili hastane yatışlarının olduğu ve ... Tıp Fakültesi Hastanesinin 04.08.2015 tarihli sağlık kurulu raporunda, tiroidektomi, kalıcı hipotiroidi (%40), sekonder hipoparatiroidi (replasmana dirençli) (%50) olup, kişinin engel oranının %70 olduğu anlaşılmakla, kişiye 09.02.2015 tarihinde yapılan total tiroidektomi ameliyatının endikasyonunun olduğu, ameliyat tekniğinin tıbben uygun olduğu, kişide ameliyat sonrası ortaya çıkan hipotiroidi ve buna bağlı gelişen hipokalsemi tablosunun bu tür ameliyatlar sonrası her türlü özene rağmen görülebilen bir komplikasyon olduğu, bu komplikasyona ait uygun takip ve tedavilerin yapıldığı, komplikasyon yönetiminin uygun olduğu dolayısıyla ilgili hekimlerin eylemlerinin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde idarenin organizasyon hatasının tespit edilemediği'' yönünde görüşlere yer verildiği, taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna karşı davacılar tarafından itiraz edilmiş ise de; ileri sürülen hususlar rapordaki ayrıntılı açıklamalar karşısında raporu kusurlandıracak nitelikte görülmemiş olup Mahkemece bilirkişi raporu kararımıza esas alınabilecek yeterlilikte bulunduğu, bu durumda, dosyadaki bilgi ve belgelerle yukarıda aktarılan Adli Tıp Kurumu Başkanlığı İstanbul Yedinci Adli Tıp İhtisas Kurulu raporu birlikte değerlendirildiğinde; davacılardan ...'ın ... Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Servisinde Graves hastalığının tedavisi kapsamında yapılan tetkik, tedavi ve tıbbî müdahaleler ile 09.02.2015 tarihinde gerçekleştirilen troid bezi ameliyatının tıp kurallarına uygun olduğu ve idare uygulamaların tıbbi uygulama hatası bulunmadığı anlaşılmakla; davalı idareye atfedilebilir bir hizmet kusurunun bulunmadığı sonucuna ulaşılmakla, davacıların maddi ve manevi tazminat talebinin reddi gerektiği gerekçesiyle davanın reddi yolunda İzmir 5. İdare Mahkemesi'nce verilen 04/11/2019 tarih, E:2017/1220, K:2019/1198 Sayılı kararın; ameliyatla sadece tiroid bezleri alınması gerekmekte iken hatalı ameliyat ile paratiroid bezlerinin de alındığı davalı idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğu, yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği ileri sürülerek istinaf yoluyla kaldırılması istemidir.

MÜDAHİL SAVUNMASININ ÖZETİ :Hastaya gerekli tıbbi uygulamaların yapıldığı, yapılan iş ve işlemlerde sağlık personelinin herhangi bir kusur veya ihmalinin bulunmadığı, istinaf başvurusunun reddi gerektiği savunulmaktadır.

DAVALI SAVUNMASININ ÖZETİ : Davanın süreaşımı yönünden reddi gerektiği, hastalığın doğasından kaynaklanan bu maluliyetin tıbbi bir hataya bağlanmasının mesnetsiz ve bilimsel olmayan bir iddia olduğu, sağlık personelinin olayda herhangi bir kusurunun bulunmadığı, istinaf başvurusunun reddi gerektiği savunulmaktadır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren İzmir Bölge İdare Mahkemesi Altıncı İdare Dava Dairesince; dava dosyasında yer alan bilgi ve belgeler incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun "İstinaf" başlıklı 45. maddesinde, "... İstinaf, temyizin şekil ve usullerine tabidir.

Bölge idare mahkemesi, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir.

Bölge idare mahkemelerinin 46. maddeye göre temyize açık olmayan kararları kesindir..." kuralına yer verilmiş; "Temyiz" başlıklı 46. maddesinde Bölge İdare Mahkemelerinin kararlarının tebliğini izleyen 30 gün içerisinde Danıştayda temyiz edilebileceği öngörüldükten sonra temyize tabi kararlarının hangileri olduğu sayma yoluyla sınırlanarak belirlenmiş, "temyiz incelemesi üzerine verilecek kararlar" başlıklı 49. maddesinin 2. fıkrasında, "a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, b) Hukuka aykırı karar verilmesi, c) Usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması" kaldırma nedenleri olarak sayılmıştır.

Dosyadaki belgeler ile başvuru dilekçesindeki iddiaların incelenmesinden, istinaf başvurusuna konu kararın hukuka ve usule uygun olduğu, kararın kaldırılmasını gerektirecek yasal bir sebebin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; İzmir 5. İdare Mahkemesi'nce verilen 04/11/2019 tarih, E:2017/1220, K:2019/1198 Sayılı karara karşı yapılan istinaf başvurusunun reddine, davanın adli yardım talepli olması nedeniyle istinaf başvurusu sırasında alınmayan aşağıda ayrıntısı gösterilen toplam 267,90TL yargılama giderinin davacıdan tahsilinin Mahkemesince tahsil Dairesinden istenilmesine, kararımızın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içinde Danıştayda temyiz yolu açık olmak üzere, 04/02/2020 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

AYRIŞIK OY: Dava, davacıların M. Kübra'ya hatalı yapıldığını ileri sürdüğü ameliyat sonucu yaşadığı uzuv kaybı nedeniyle uğradıkları maddi ve manevi zararın tazmini istemiyle açılmıştır.

Anayasamızın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmıştır.

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile yönetilenler arasında yönetilenler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı zararın idarece tazmin edilmesini sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler nedeniyle yönetilenlerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından yoksunluğun giderilebilmesi, karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri içine almaktadır.

Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetleri nedeniyle hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem ve eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlüdür. İdari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.

İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan doğruya ve asli nedenini oluşturmaktadır.

Diğer taraftan, idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır.

İdare hukukunun ilkeleri ve Danıştayın yerleşik içtihatlarına göre, zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı hallerde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için, zararın, idarenin açık ve belli bir ağırlıktaki hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.

Diğer yandan; üstlenilen kamu hizmetinin niteliği ve gereklerinin de özellikle hizmet kusuru nedeniyle bireylerin uğradığı kişisel ve olağanüstü zararların tazminini gerektiren hukuksal sorumluluğun belirlenmesinde önemi olduğu da kabul edilmelidir. Özellikle sağlık hizmetinin kusurlu işletildiğinin ileri sürüldüğü durumlarda; sağlık hizmetinin niteliğinin bir gereği olarak, hizmetin kendisinden kaynaklanan “risklerinin” bulunduğu, bu çerçevede sağlık hizmetinin idareler bakımından “sonuç” yükümlülüğü değil, “olanak” yükümlülüğü doğurduğu, bu nedenle hizmetin yürütümünde her zaman olumlu sonuç alınmasının beklenemeyeceğinin, salt olumsuz sonuçları nedeniyle sağlık hizmetinin kusurlu işletildiğinden sözedilemeyeceğinin de kabulü gerekmektedir.

Bu çerçevede; Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları'nın 13.maddesinde; bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle hastanın zarar görmesi durumu hekimliğin kötü uygulanması (malpraktis) olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre, tıp biliminin standartlarına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun olmadığı görülen her türlü hekim müdahalesi uygulama hatası (malpraktis) olarak anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya uygun tedavi uygulanmaması; tıbbi hata olarak tanımlanabilir. Bu noktada hatalı tıbbi uygulama sonucu doğacak sorumluluk; "kusura dayalı genel sorumluluktur". Hekimin hukuksal sorumluluğu bakımından ölçü; tecrübeli bir uzman hekim standardıdır. Hekim, objektif olarak olayların normal gelişimine ve subjektif olarak da kendi kişisel tecrübesine, kişisel yeteneğine, bireysel mesleki bilgisine, eğitiminin nitelik ve derecesine göre, hastanın sağlığına bir zarar gelmesini önceden görebilecek durumda olmalıdır. Bu halde karşımıza özen yükümlülüğü çıkmaktadır. Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır; birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır. İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez alınmasıdır. Üçüncüsü, klinik organizasyonu alanında personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliğidir (Konsültasyon). Bu üç alandaki kusuru, sırasıyla uygulama kusuru (tedavide hata), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak değerlendirmek mümkündür. Bu üç kusura "Tıbbi Uygulama Hatası" (Malpraktis) adı verilmektedir.

Bu noktada tıbbi standart kavramına açıklık getirilmelidir. Tıbbi standart kavramı ile tıp biliminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş meslek kuralları kastedilmektedir. Tıbbi standart ihlali değişik şekillerde gerçekleşebilir; teşhis, tedavi (endikasyon eksikliği, yanlış tedavi yönteminin seçimi) ve müdahale sonrası bakım yönetimi bunlardan bazılarıdır.

Komplikasyon ise, tıbbi girişim sırasında öngörülmeyen, öngörülse bile önlenemeyen durum, istenmeyen sonuçtur; ancak bunun bilgi ve beceri eksikliği sonucu olmaması gerekir. Bu tanıma göre, hekimin tıbben kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçlardan yasal olarak sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur. Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor ve önlenemiyorsa veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onayı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun komplikasyon olarak kabulü gerekmektedir. Bu durumda da, tıbbi standartlardan sapılmamış, mesleki tecrübe kurallarına riayet edilmiş olmalıdır. Ayrıca meydana gelen komplikasyon sonrası süreçte de, uygulanan teşhis ve tedavinin tıp kurallarına uygun olması gerekmektedir. Bu noktada komplikasyon sonrası yönetim süreci de hizmet kusurunun varlığının belirlenmesinde önem göstermektedir.

Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, dava konusu olayda davalı idarece sunulan sağlık hizmetinde herhangi bir hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının tespiti bakımından davacının yakınmaları ile tedavisi sürecinde seçilen ilaç ve uygulama biçiminin uygun olup olmadığı, davacının tedavinin risklerinden gereği gibi bilgilendirilip bilgilendirilmediği, uygulamayı yapan personelin yeterli tıbbi bilgi ve beceriye sahip olup olmadığının, komplikasyon olarak tanımlanan hadisenin tıbbi girişimde bulunan sağlık ekibinin bilgi ve beceri eksikliği sonucu ortaya çıkmayan, öngörülemeyen, öngörülse bile engellenemeyen bir durum olup olmadığının, davacı açısından istenmeyen sonucun, ne zaman kesinleştiğinin, komplikasyonun ortaya çıkmasından itibaren istenmeyen sonucun kesinleştiği ana kadarki süreçte sunulan sağlık hizmetlerinde herhangi eksiklik ya da kusurun bulunup bulunmadığının detaylıca incelenerek bir sonuca ulaşılması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. (Anılan ilke ve değerlendirmeler için; Danıştay Onuncu Dairesinin 04.10.2017 tarih, E: 2017/871, K: 2017/5163 Sayılı kararına bakılabilir.)

Olayda; konu kararın dayanağı olan Adli Tıp Kurumu 7. İhtisas Kurulunun raporunda; salt taraf iddialarına ve idarece sunulan tıbbi belgelere yer verildiği, M. Kübra'nın Graves Hastalığı ve tirotoksikoz yakınmaları nedeniyle yapılan total tiroidektomi ameliyatı sonrasında hipokalsemi nedeniyle şikayetlerinin izlendiği, ameliyat sonrası 18.02.2015 – 16.06.2017 tarihleri arasında hipokalsemi tedavisi nedeniyle hastaneye yatışları olduğu, 04.08.2015 tarihli Sağlık Kurulu Raporuyla; tiroidektomi, kalıcı hipotroidi, sekonder hipoparatiroidi nedeniyle % 70 engelli olduğuna karar verildiği de belirtilerek; 09.02.2015 tarihinde yapılan tiroidektomi ameliyatının endikasyonu bulunduğu, ameliyat tekniğinin uygun olduğu, ameliyat sonrası gelişen hipotirodi ve buna bağlı hipokalseminin bu tür ameliyatlarda her türlü özene karşın görülebilen bir komplikason olduğu, komplikasyonun takip ve tedavisinin de uygun olduğu, sağlık hizmetinin yürütülmesinde herhangi bir organizasyon hatasının bulunmadığı görüşüne yer görülmekle birlikte; gerek dayanak raporda, gerekse ilk derece yargılama sürecinde mahkeme kararında; davacıya önerilen ameliyat sonucunda yaşanması bakımından öngörülebilir olduğu Adli Tıp Kurumu Raporunda ve davalının savunmasında belirtilen hipotroidiye bağlı hipokalsemi komplikasyonunun sonuçları ve tedavi gereklilikleri bakımından davacıların açıkça “aydınlatıldığı” yolunda bir değerlendirme yapılmadığı, salt idarenin yanıtındaki davacıların bu yönde hekimleri tarafından aydınlatıldığı yolundaki açıklamalar ile yetinildiği, davalının yanıtı ekinde sunduğu ve anne Neslihan tarafından imzalanan ameliyatın yapıldığı 09.02.2015 tarihli “Hasta Onam Belgesi” ve “Ameliyat İzin Belgesinde” davacıda yaşanan komplikasyon ve sonuçları bakımından açık bir bilgilendirmeye yer verilmediği, salt “olası riskler ve komplikasyonlar konusunda” bilgilendirildiği yolunda bir ifadeye yer verildiği, davacıların istinaf başvurularında yaşanan komplikasyon ve olası sonuçları yolunda kendilerine bilgi verilmediği yolunda iddialara yer verildiği, M. Kübra'nın ameliyatı öncesi tedavisinin yapıldığı Çocuk Endokrinoloji Kliniğinin epikrizinde çocuğun ve ailenin düzenli ilaç kullanamıyor olmasındaki ihmali nedeniyle ilaç tedavisinden sonuç alınamıyor olması nedeniyle ameliyat önerildiğinin belirtildiği, ameliyat sonrası dönemde de ilaç kullanımındaki ihmal nedeniyle sosyal çalışmacılardan görüş alındığı bilgisine yer verildiği görülmektedir.

Bu durumda; gerek dosya içeriğinden, gerekse karara esas alınan Adli Tıp Raporundan davacıda işlev kaybına neden olan Hipokalseminin Troidektomi ameliyatının öngörülebilir bir komplikasyonu olduğu görülmekle birlikte, ameliyat öncesi hastalığın gerektirdiği ilaç tedavisinin gereklerini yerine getirmediği de görülen ve bu nedenle de ameliyat önerilen hasta ve ailesinin, ameliyat sonrası yaşanabileceği öngörülebilir olan ve sürekli ilaç tedavisini gerektirecek hipotroidinin sonuç ve tedavi gerekleri bakımından "aydınlatıldığı" ve riskleri bilerek hasta sahipleri tarafından "onam" verildiği yolunda herhangi bir delil ve/veya itirazın da davalı tarafından ortaya konulmadığı anlaşıldığından; her durumda "özen yükümlülüğüne" aykırı olarak bilinen tıbbi riskler bakımından davacılar "aydınlatılmayarak", bilimsel olarak öngörülebilir komplikasyonlar ve sonuçları bakımından bilgilendirilerek kendilerinden "onam" alınmayarak yürütülen sağlık hizmetinin kusurlu işletildiğinin kabulü gerekmektedir.

Açıklanan nedenlerle; bu aşamada davacının istinaf başvurusunun reddine ilişkin Dairemiz kararına katılmıyorum.

Kategoriler

  • İdare Hukuku

  • Tıp Hukuku

  • Polis, Asker Ve Memur Hukuku

  • Bilişim Hukuku

  • Boşanma Ve Nafaka Hukuku

  • Tazminat Hukuku

  • İş Hukuku

  • Ceza Hukuku

  • Ticaret Hukuku

  • Miras Hukuku

  • Sağlık Turizmi Hukuku

  • Tüketici Hukuku


İlgili Bloglar







DİĞER BLOG YAZILARIMIZ


Hekimin Hukuki Sorumluluğunun Yasal Sebepleri Nelerdir?
Hekimin Hukuki Sorumluluğunun Yasal Sebepleri Nelerdir?

Hekimin hastaya gerçekleştirmiş olduğu tıbbi müdah...

Devamı
Kürtaj Yasal mı
Kürtaj Yasal mı

Kürtaj, bebek aldırma ya da gebeliğe son verme ana...

Devamı
Tıbbi Malpraktisin Ortaya Çıkış Şekilleri Nelerdir?
Tıbbi Malpraktisin Ortaya Çıkış Şekilleri Nelerdir?

Tıbbi malpraktisin ortaya çıkış şekilleri kasten v...

Devamı
Hukuka Uygun Tıbbi Müdahalenin Şartları Nelerdir?
Hukuka Uygun Tıbbi Müdahalenin Şartları Nelerdir?

Tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluk şartları arası...

Devamı
Mil Hukuk ve Danışmanlık